"Enter"a basıp içeriğe geçin

Bir klip hikayesi | Mendilimde Kırmızı Var

Bundan aylar önceydi. Müzik kanallarındaki şarkıların bana eşlik ettiği bir akşamdı. Bir şarkı başladı ve bitene dek gözümü alamadım ekrandan. Benim nezdimde klipleri de kısa film tadında olan nadir şarkıcılardan biri olan Mabel Matiz’in, Mendilimde Kırmızım Var şarkısının etkisine kapıldım daha ilk dinlemede. 

Eski zamanların meşhur çiçekli perdesinin olduğu odalardan mutfaktaki tereklere, Nemrut Dağı’nın o efsanevi görüntüsünden beyaz atlı dervişimize ve tabi ki kırmızı mendillere varana dek her şey özenle düşünülmüş. Modernizm ile geleneksel Türk Kültürünü harmanlarken, ülkemizin tarihi dokusunu da yansıtmayı ihmâl etmemiş.

Kaynak

Aşkın, ayrılığın, hüznün ve gözyaşının sembolü olan kenarları işlemeli mendiller çok şey ifâde etmiştir âşığa. Sevgilinin kokusunu taşıması ve isminin nakşedilmesi, şairlerin şiirlerine de ilhâm kaynağı olmuştur. Mendillere işlenen bu nakışların sebebi, âşığın hiç durmadan akan kanlı gözyaşlarıdır.

Boyandı bir kızıl vâlâya döndi eşk-i alümden
Beni ağlatmaz idün örnek alsan destmâlümden

“Kanlı gözyaşlarımla boyanarak kızıl bir vâlâya dönüştü; eğer mendilimden örnek alsaydın beni ağlatmazdın..”
Süheylî

Süheylî’nin bu beyitinde aşığın kanlı gözyaşları, kına gecelerinde gelinlerin yüzlerine örttükleri kırmızı örtü (vâlâ) ile ilişkilendirilmiştir. Zaten klipte de bunu vurgulamak için maşuğun başında kırmızı örtü vardır.

Mendilimde kırmızım var
Ağladım da görmedin mi
Yangın oldum yandım ben yâr
Su getirdin sönmedim mi *

Şarkının bu sözlerle başlaması da elbette boşuna değildir.

Kaynak

Nemrut Dağı’nın o mistik atmosferinde, bembeyaz kar örtüsünün içinden her biri farklı yönlerden dervişler gelir. Müzikle birlikte zikir sesleri de hayli etkileyicidir. Oluşturdukları çember, evrendeki sonsuz döngüye ve ilahi düzene işaret eder.
Pers Tanrıları ile Yunan Tanrılarının Kral mezarlarıyla yan yana ayakta kalmaya devam etmesi, farklılıklara rağmen bir olmayı nasıl da anlatıyor bize. Heykellerin, etnik desenlerin ve kültürel ögelerin burada bir arada olması çok hoş bana göre.

Karların ortasında, ıssızlığa ve soğuğa rağmen inzivaya çekilmiş bir âşığın bekleyişi vardır. Sonunda yola düşer; dağları, karlı yolları geçerek sevdiğinin kapısını çalar ve arkasını dönüp geride bekler. Eski zamanlardaki erkeklerin bu ince düşüncesinin yansıtılması da güzel bir kültürel detay.
Pencereden geldiğini gören kadın sevinir ve daha önce yazmış olduğu mektubu alarak kapıyı açar. Gelen kişinin yüzü kapalıdır sadece gözleri görünür. Bu hâlde karşısında duran kişinin sevdiği adam olduğunu tanıyamaz, ulak sanır. Beşeri aşkın derinlikten yoksun ve cismanî olduğunu anlayan âşığın ilahi aşka olan yolculuğu işte o an başlar, iki Mabel’in bir olacağı zamana dek..

Kaynak

Perre Antik Kenti’nin kalıntıları arasında ilerlerken günler geceler geçer. Pirin Mağaraları’nın olduğu bölgede düşüncelere dalarken buluruz onu.
Dağ başındaki dervişin acı çekip ağlayıp inlerkenki hâli de bana gül ile bülbülün hikâyesini hatırlattı.

Gül ile bülbül, Türk Halk Kültürü ve divan edebiyatının önemli figürlerindendir. Efsanelere, resimlere, romanlara, şiir ve şarkılara esin kaynağı olmuştur. Anlatılanlara göre bülbül gülün aşkından günler ve gecelerce öter durur. Seher vaktinde uykuya yenik düşer ve uyandığında gülün açmış olduğunu görür. Ona doğru uçarken zalim diken okları sinesini yaralar ve akan kanı beyaz gülü kırmızıya boyar. Ondandır ki ‘gül, bülbülün kanının çiçeğidir’ derler.

Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâra baktı bir güle zâr oldu andelîb

“Gül dikene düştü, bülbülün göğsü yaralandı
Bir dikene, bir güle baktı ve ağladı.”

Nâili

Eser: Zehra Çekin

Tasavvufa göre, gül güzelliğin simgesi ve ilahi aşkın sembolüdür. Bülbül ise ilahi aşkla yanan ruhun timsalidir. Tıpkı acı çeken Mecnun’un madde âleminden mânâ âlemine geçiş serüveninde, yollarını gözleyen Leyla’dan Mevla’ya ulaşması gibi..

Mendilimde pâre sümbül
Küstü can ağladı bülbül
Kim dayansın yârdan ayrı
Bülbülün çaresi güldür 🌹 *

Sözleri dağ başındaki dertli dervişin hâlini yansıtan bir ayna gibidir. Buradaki ‘sümbül‘ sonsuz sevgi ve bağlılığın sembolüdür. Geçiçi heveslerden sıyrılıp ilahî aşkın büyüklüğünü ifade etmek için özenle seçilmiştir adeta.

Efsaneye göre Nemrut tarafından ateşe atılmak üzere olan Hz İbrahim’in yanına gelen kuşlardan sadece biri geri dönmemiş ve onunla birlikte büyük bir teslimiyet ve bağlılıkla ateşin kucağına düşmüştür. Hz İbrahim’in atıldığı ateş gül bahçesine döndüğü için gül aynı zamanda bir cennet çiçeğidir. Güllerin içinde kendini bulan kuş da bülbülden başkası değildir.
Cesaretinden dolayı ödüllendirilmek istendiğinde o, ‘Allah’ın bin isminden yalnızca yüzünü bildiğini ve diğerlerini de öğrenmek istediğini’ söyler. İşte o günden sonra bu bilginin sarhoşluğuyla güller arasında hiç durmadan ötmeye başlar.. Rivayet odur ki Allah’ın isimlerini zikrettiği için etkileyicidir bülbülün sesi.
Klibin Nemrut Dağı’nda çekilmiş olması da tüm bunların hatıra getirildiğini düşündürdüğü için hoş bir detaydı benim için.
Bir sonraki klibindeki şarkının “sorma dikene sorma, bilmez gülümü benden iyi” sözlerini içermesi de ilgimi çekmedi değil. 🙂

Kaynak

Evde tedirgin bir hâlde bekleyen kadın, âşığın yolu bulup bulamayacağını merak etmektedir. Klibin en sevdiğim kısmı, çatıda durup uzaklara dalıp gittiği an. Kırmızı örtüsünü dalgalandıran rüzgarı iliklerime kadar hissediyorum sanki. Bir yandan da Erbane’den yayılan ve hücrelere işleyen o müzik eşliğindeki zikir sesleri, ruha dokunuyor. Öyle güzel ki gözün gördüğüyle kulağın dinlediği acaba aynı şey mi diyerek hülyalara dalmak.. Şarkı, söz ve hikâyenin enfes uyumuna kendini kaptırmak..

Kaynak

Derviş, özünü bulmak için çıktığı bu yolculuğu tamamlar. Heykellerin önünden bir gölge gibi geçer ve tam karşısına oturur. Uzun bir sessizlik olur, saatlerce kendiyle konuşmuş gibi sessiz ve derinden..
Mektubu getiren kişi, yola çıkan kişi değildir artık. Tüm yükleri hafiflemiş, acılarından kurtulmuş, aradığı iç huzurunu bulmuş gibidir. Heybesinden çıkardığı mektubu uzatırken geçmişteki kendine; Yunus Emre’nin “Bir ben vardır benden içeri.” hâlini yaşar adeta.
Beklediği mektubu okumadan sinesine bastırır sevinçle. Sonunda aradığını bulmuştur.

Yazı kalır söz uçar ah
Sinemde bir ağıt yakılsın *

Kaynak

Hikâyemizin, dervişlerin lotusu andıran zikir halkasıyla son bulması da yolcunun ilahî aşkı bulduğunun işaretidir. Zira kıyafetlerinin rengi yaprak yeşili ve oluşturdukları şekil lotus çiçeğidir. Efsaneye göre onun etkisine maruz kalanlarda unutkanlık hâli baş gösterir. Geçmişle tüm bağlarını koparır, vecde dalar ve efsunlanmış şekilde başka bir âleme geçer. Ruh, bedenin ve nefsin esaretinden kurtularak yükseklere çıkar, gerçek aşkı ve hakikati bulur. Artık aynı kişi değildir..

Klibi ilk izlediğimde final sahnesinde dervişin kendisiyle karşılaşması bana yıllar önce okuduğum Ferîdüddin Attâr’ın, Mantıku’t- Tayr kitabını anımsattı.
Hikâyede binlerce kuş, Kaf Dağı’nın ardında bulunan Simurg‘u yani padişahlarını görmek ister. Bunun için çıktıkları yolculukta Hüdhüd’ün önderliğinde, yedi zorlu ve tehlikeli vadiyi geçerler. Sadece otuz kuş hedefe varabilmiştir. Fakat gördükleri Simurg, kendilerinden başka bir varlık değildir. Hem kendilerine hem Simurg’a aynı anda baktıklarında sadece ondan ibaretlerdi. Böylece otuz kuş, aradıkları Simurg’un kendileri olduğunu anlar..
“Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır. Kim gelip bakarsa onda kendini görür.
Sonunda kuşlar ebediyyen onda fâni oldular ve gölge güneşte kaybolup gitti. Ne rehber kaldı, ne yolcu ne de yol..”

Görmeyince bu göz katlanır mı gönül?
Görelim yeniden yeniden *

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir